Modernize olarak kendini yenilediği öne sürülen
kapitalizm, Hobbes’un Leviathan’ına doğru hızlı adımlarla ilerliyor. Sözgelimi,
grev yapan işçiler işlerinden uzaklaştırılıyor. Böylece sinmeleri ve korkmaları
hedefleniyor. İşverenler, zenginliklerinin içinde boğulacak bir düzeye
gelmelerine rağmen, çalışanları üzerinde tuhaf ve anlaşılmaz ekonomik
kısıtlamalar yapmaya başlayarak, ürettiği ürünleri alacak kesimi hesaba
katmayan bir Fordizme doğru ilerliyor. Hal böyle olunca, biri çıkıp da onlara
“yanlış yapıyorsunuz” demeye kalksa, bu birine hemen tehdit diliyle karşılık
veriliyor. Ne de olsa, söz konusu kişilerin ceplerinde satın aldıkları öylesine
güçlü doğru yanıtlar var ki, biri çıkıp da onlara “ama sorduğunuz soru yanlış”
diyecek olsa, onu duymaya tenezzül edecek ne zamanları ne de kulakları var.
Gelgelelim, sorularadoğru yanıtlar veren
insanlarla, doğru soruları soran insanlar arasında çok keskin bir ayrım vardır.
Ki bu ayrım günümüzde giderek keskinleşiyor. Gün be gün doğru yanıtlar veren
insanların sayısı giderek artarken, hangi sorulara yanıt verdiğini bilen
insanların sayısı da giderek azalıyor. 1990’larda, tarihin sonuna gelindiğini
iddia eden cahil Amerikan teorisyenlerinin ılımlıları –sözgelimi Robert
Heilbroner, hiç olmazsa tarihin ekonomik bir sistemde durmayı benimsediğini ve
bundan sonra yaşanacak sorunların ekonomi temelli değil de kültürel ve politik temelli
sorunlardan kaynaklı olacağını ilan etmişti. Tarihi bir tanrı, kendilerini ise
bu tanrıyla iletişime geçme şerefine nail olan kâhinler olarak gören bu zatlar,
her dönemde olduğu gibi, iki üç gram veriyle aceleci bir yargıya saplanıp,
kendileri dışında kimsenin fark edemediği ve de fark edemeyeceği bir esası
yakalamışçasına –elbette bu esas bir sorudan çok bir yanıttır– her şeyi bir şeye indirgeme yanılgısına
düşmekten yine kaçınamadılar elbette. Oysa, insanın önceliği konusu, tarih
boyunca hep tartışıla gelmiştir, ve her seferinde insanı tek bir şeye
indirgeyen her iddia aciz bir şekilde yok olup gitmiştir. Ve her yok olup gidiş,
her yanıtçı zihniyetin akıbeti olan, bizzat kendi amacını tersine çevirir bir
biçimde gerçekleşmiştir. Nasıl mı? Rasyonalistler insanı bir beyin olarak
görmekte ısrar edince akıl-dışı bir rasyonelleştiriciyle, spiritüalistler
insanı kalbe indirgemeye çabalarken kalpsiz ve duygusuz bir kösnülle, insanı
bir mide olarak gören ekonomistler doymak bilmeyen bir canavarla, ve nihayet
insanı cinsel organına indirgeyen psikanalistler de hedonist bir salakla
karşılaşmak durumunda kalmışlardır. Hepsinin de ortak hatası bütün yerine
parçaya bakmaktır. Bir Fransız atasözü, parmağın işaret ettiği yer yerine
parmağa bakmanın ahmaklık olduğunu dile getirir. Oysa asıl ahmaklık parmağın
bizzat kendisi yerine parmağın işaret ettiği yere bakmaktır. Çünkü sorular
yerine yanıtların içinde bocalayıp duran insanlar, ancak ve ancak pirincin
içindeki siyah taşları fark edebilir, bununla birlikte pekâlâ, pirincin içinde
beyaz taşlar da bulunabilir. Ve elbette, siyah taşlar kadar, beyaz taşlar da
bir dişi kırabilir. Zira size parmağıyla bir yeri işaret eden kişi, siz o yönde
ilerlemeye başladığınızda, gelip sizi arkanızdan vurabilir.
Bununla birlikte, hiç kimsenin
hemencecik, kendini bir beyin, kalp ya da mideye indirgemek gibi bir çabası yoktur
elbette. Kuşkusuz ki ortada bir tehdit durumu söz konusu. Zira doğru yanıtları
bilenlerin çoğaldığı bir dünyada, insanların en yozlaşmış konuşma hallerinden biri
olan tehdit dilinin giderek yaygınlaşan bir iletişim biçimine bürünmesi tesadüf
değildir. Sözgelimi işçilerle işverenler arasındaki çatışmada, grev yapan
işçileri “Mideniz boş kalınca da bu grevi yapabilecek misiniz acaba!” diye
tehdit eden kesim, elbette ki o işçileri sadece mideden ibaret bir ucube olarak
görmekte ve onlara “Siz sadece bir midesiniz, haddinizi bilin!” demek
istemektedir. Gelgelim bu durum, hiçbir suretle doğru sorular yerine doğru
yanıtlara yönelmenin bir bahanesi olamaz. Yine bir atasözüyle bitirmek
gerekirse, İspanyolların dediği gibi, tehdit edilen onca insan sapasağlam
yaşamaya devam ediyor.